18 Safer 1443 | 25 Eylül 2021 Cumartesi

CANLI DİNLECANLI DİNLE

Hayat

Ana Sayfa Haber Hayat

Mehmed Zâhid Kotku (Rh.A.) Hocaefendi’ye göre müstakîm, doğru yolda olmak…

Son Güncelleme: 1 KASIM 2016 - TSİ 17:05

21. yüzyılın önde gelen mürşidi kamillerinden gönüller sultanı Mehmed Zâhid Kotku (Rh.A.) Hocaefendi’yi, dünyayı teşriflerinin yıldönümü münasebetiyle hürmet ve muhabbetle yâd ediyoruz.

Gönüller sultanı Mehmed Zâhid Kotku Hocaefendi, Peygamber (SAS) Efendimizin yolundan ayrılmayan bir mürşid-i kâmil olarak sesinin ulaştığı bütün insanları, ömrü boyunca doğru yola çağırmış, emr-i bil maruf, neh’yi anil münker yapmıştır.

Bugün doğumlarının 123. yılında kendilerini yâd ederken sohbet ve eserlerindeki müstakim olmakla, dosdoğru olmakla ilgili sözlerini ve hatırlatmalarını aktarmaya gayret edeceğiz. Mensubu olduğu tasavvufi yolun her daim “dosdoğru” ve “istikamet” üzere bulunma gayretini hatırlama ve hatırlatmak bir hakkın teslimi mesabesindedir.

Sırât-ı Müstakîm… Kur'an-ı Kerim'de birçok âyette geçen bu ifade, yol anlamındaki sırat'la; doğru, sapmaz, şaşırtmaz anlamındaki müstakîm kelimesinin birleşmesinden meydana gelmektedir. Kur'an'ın, hedefe götürücü ve erdirici yol olarak gördüğü yol, sırat'tır.

Müstakim kelimesi Kur'an'da 37 ayrı yerde geçmektedir. Bunların ilki Fatiha suresindeki “Bizi doğru yola (İslâm’a) ilet (İslâm ile yaşat)” ayetidir.

Bu ayetteki "sırat-ı müstakîm" doğru yol şeklinde tercüme edilir. Hiç bir yerinde meyil ve eğrilik bulunmayan, dümdüz ve dosdoğru yol veya cadde demektir. Fakat bu cadde, bu yol, manevî bir yoldur. Yüce Allah'ın ortaya koyduğu, batıl olmayan, izleyenleri hayra götüren hak yoldur.

"Sırat-ı müstakîm", müfessirler tarafından Allah yolu, hak yol, Allah'ın kitâbı (Kur'an-ı Kerim), imân, imâna tabi olanların yolu, İslâm, İslâm şeriatı, Peygamberimiz (s.a.s)'in sünnetleri, O'nun ve ashâbının yolu, Ehl-i Sünnet vel Cemâat'ın yolu, Cennet yolu, kısacası İslâm ümmetinin yolu olarak da tarif edilmiştir (Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'ân Dili, İstanbul 1971, 1, 123 vd).

Bu ayetteki istikamet; marifet gibi Allah'ın verdiği bir hidayet ve rahmettir. Allah'a ihlâs ve samimiyetle inanmanın ürünüdür. Mü'minlerin Allah'tan en çok istedikleri nimetlerden biri bu yoldur. Ondan sonra gelen ayette, sırât-ı müstakîm'in ilâhî bir nimet, mutluluk ve saadet olduğu, Allah'ın gazabına uğrayan ve sapık olanların yolu olmadığı anlatılmaktadır. (Muhammed Ali es-Sâbûnî, Revâi'l-Beyân Tefsir'u Ayâti'l-Ahkâm Mine'l-Kur'ân, Dımaşk I977, I, 35, 36).

Sıratı Müstakîm, insan ruhunu Allah'a ulaştıran yolun adıdır.

Düz, doğru ve hatasız olan; namuslu, ahlâklı ve doğruluk üzere bulunan kimse manalarına da gelir.

Yüce kitabımız, hayat kılavuzumuz Kuran-ı Kerim’de bazı ayeti kerimelerde doğru yol şu şekilde geçmektedir.

"Şüphe yok ki Allah, benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir. Öyleyse O’na kulluk edin. İşte doğru yol budur.” (Ali İmrân, 3/51).

Bu ayetteki ifade, hem Hz. Muhammed (s.a.s)'in ve hem diğer peygamberlerin ortak ifadesidir. Bütün peygamberler insanları Allah'a kullukta bulunmaya davet etmişlerdir. Bu durumun sırât-ı müstakîm olduğu, burada vurgulanmaktadır.

Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s) de bir hadiste, bu ayetin açıklaması mahiyetinde şöyle buyurmuştur: "Allah'a inandım (imân ettim) de ve müstakîm (istikamet sahibi, doğru) ol!.. " (Müslim, İmân, 67; Ahmed b. Hanbel, III 413, IV, 385).

Kim (küfürden sakınıp) Allah’(ın dîni İslâm’)a sımsıkı sarılırsa muhakkak o doğru bir yola iletilmiş olur.” (Ali İmrân, 3/101).

Hz. Peygamber (s.a.v) de Allah’ın sınırlarını koruyan kimsenin, Allah’ın gösterdiği istikamette yaşayanın sırat-ı müstakim üzerinde olduğunu, bu yolu benimseyen kimsenin Allah’ın gösterdiği yoldan sapmayacağını şu hadis-i şerif ile gözler önüne sermektedir:

“Allah doğru yola dair bir misal verdi. Yolun iki kenarında iki duvar bu duvarların açık kapıları ve bu kapılar üzerinde örtüler vardır. Bir çağrıcı yolun başında ve bir çağrıcı da onun üstünde şöyle çağırırlar: Allah selamet evine davet ve dileyeni doğru yola hidayet eder. Yolun iki kenarı üzerindeki kapılar Allah’ın hudududur. Bir kimse örtüyü açmadan Allah’ın yasaklarına düşmez. Onun üstünden çağıran kişi, Rabbinin vaızıdır.(vicdandır).’’ (Tirmizi, Kitab’ul-Emsal, 1)

Tevhid inancı, sırat-ı müstakimdir, dosdoğru yoldur. Bu yolda sadece bir olan Allah'a itaat, teslimiyet ve kulluk vardır. Bu yolda şirk, küfür, nifak, ikiyüzlülük değil; özüyle sözüyle bir olmak, olduğu gibi görünüp, göründüğü gibi olmak vardır. Bu yolda ahlak, erdem ve samimiyet vardır. Bu yolda eğrilik değil, doğruluk; ihanet değil, sadakat vardır. Bu yolda sapkınlık, azgınlık, haddi aşma ve zalimlik değil; istikamet, adalet ve hakka tabi olmak vardır. Bu mübarek yolun son davetçisi Efendimiz Muhammed Mustafa (s.a.s.) olmuştur. Yüce Allah, din-i mübin-i İslam'ı Kerim Kitabımızla ve Peygamber Efendimizle kemale erdirmiştir. O gün bugündür insanlığı bu bereketli yola çağıran hakiki ilim ve irfan ehli nice bahtiyar kimseler olmuştur.

Hakiki ilim ve irfan ehli Mehmed Zâhid Kotku Hocaefendi, bir sohbetinde “Cenâb-ı Hak on haslet verdiyse, o adam dünya va ahiretin bütün afetlerinden halâs olur. Mukarrabîn denilen büyükler, evliyalar var ya, o evliyaların derecesine erişir. Bir de müttakîler var, onların derecesine de erişir” diyerek o hasletlerden birini şöyle açıklamaktadır:

“Sadakatten hiç bir zaman ayrılma! Bütün şeyin sadâkat olsun, doğruluktan kat'iyyen ayrılma!.. Bununla beraber kanaat edecek bir kalbe sahip ol!"

 

Doğruluk üzere bulunmak emr-i İlahisi gereğince, hayatı boyunca dikkatli ve titiz bir ömür süren ilim, irfan ve hikmet abidesi Mehmed Zâhid Kotku Hocaefendi, nakıs insanı hatalardan koruyacak kestirme yolun dosdoğru olmak ve o hal üzere bulunmak olarak belirtmektedir. Şöyle der:

“Dosdoğru ol! kelimesinin Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem’i ihtiyarlattığı bilinmektedir. Zira insan, bazı noktalarda başarılı olsa dahi çoğu zaman zayıf bir yaratıktır. Dosdoğru yol her şeyi kapsamaktadır. Yani hareketlerinizde ve duruşunuzda doğru yolda olmaya riayet ediniz. İşte o zaman tam ve kâmil bir mü’min olursunuz.”

Gönüller sultanı Mehmed Zâhid Kotku Hocaefendi, İslam’da doğruluk ve hakikat üzere bulunmak emredilmiş olmasına karşın genel anlamda bütün dünyada, özelde ise İslam aleminde bir kargaşa ve fitne halinin zuhur ettiğini belirtir. Oysa bu halin ıslahı yine inançlı kişilerin vazifesidir. O insanlar ki doğruyu bulma azim ve gayreti, cesaret, şecaat onlarda bulunur ve hakikat sevgisi ve sadakati de ancak o kimselerde belirginleşen bir özelliktir. Hakikati ararken kişi sesini yükseltmeli, doğru bildiklerini söylemelidir. Şu uyarıda bulunur Hocaefendi:

“Artık Müslümana bu kadar gaflet yeter. Uyanmalısın, yoksa sen sustukça daha ağır hakaretlere maruz kalacaksın." "Bizim üçüncü cihadımız, hakka hakikate çağrıdır..."

Elbette tüm çaba, çalışma ve gayretlerine rağmen Müslüman başarı ve muvaffakıyeti kendisinde görmemeli ve zaferi ihsan edeni bilerek Allah’a yönelmeli, duaya sarılmalı ve sığınmalıdır. Bir sohbetinde Kotku Hocaefendi şöyle buyurur:

“Devrimiz, Resûlullah’tan 1400 küsur sene uzakta; bizlerse fitne ve fesat içerisinde kıvranmaktayız. İnsanın kendi başına çalışıp kurtulması âdetâ imkânsızdır. Onun için gece ve gündüz Hâlık-ı Zülcelâl’e yalvarmalıyız: ‘Yâ Rabbi! Bir göz açıp yumacak kadar az bir zaman bile olsa beni bana bırakma! Elimden tut; doğru yola, peygamberlerinin gittiği cennet ve rıza yollarına eriştir!’ ”

Hakiki ilim ve irfan ehli Mehmed Zâhid Kotku Hocaefendi, her defasında doğru yolda olmanın önemine vurgu yapar ve tahrif edilen dinlere mensup olanlara benzemek konusunda ikazlarda bulunur. Zira tahrif edilen din mensuplarına benzemek İslam’ın tarif ettiği istikametten sapmanın bir çeşididir. Dosdoğru olmak ancak kendi gibi yani Müslüman gibi olmak ve Allah Resulüne benzeme azmine sahip olmak demektir. Şöyle der Hocaefendi:

“Her gün namazlarımızda en aşağı 40 defa okuduğumuz Fâtiha sûresinde Cenâb-ı Hakk’ın peygamberlerine verdiği doğru yolu isteriz. ‘Aman yahudi ve hıristiyan yolu olmasın!’ diye feryat ederiz. Fakat bir de bakıyoruz ki bütün âdet ve an’anelerimiz hemen hemen onlara tam uygun. Bu nasıl bir Müslümanlık, bilemem?

Asıl olan, secde halinde iken tezellül ve tevazuunu Hakk’a arz ederken, O’ndan af ve mağfiretini, halini iyileştirmesini, merhamet ve hayırlı rızıklarla rızıklandırmasını ve afiyetle birlikte hidayette daim eylemesini ve sırât-ı müstakîmden (doğru yol) ayırmamasını talep etmektir. Fâtiha-i Şerîfe’yi okurken de çok uyanık olup ibadetini ancak Allahu Teâlâ’ya yaptığını ve O’ndan yardım ve doğru yoldan ayrılmamayı istediğini hiç unutma ve sonra da, “Gazaba uğrayan Yahudilerden ve dalâlette olan Hıristiyanlardan beni kılma” diye dua ettiğini ve sonra da onların yolundan, izinden ayrılmadığını iyi düşün.”

Yine bir başka sohbetinde Zahid Kotku Hocaefendi, Fatiha süresindeki “bizi doğru yola ilet” duasının izahında samimiyete vurgu yaparak bunu yani doğru yola ulaşmayı samimiyetle talep etmemizi, gerçek manada istememizi, ibadetlerimizi yaparken bu niyeti muhafaza etmemizi tavsiye eder:

Sen Fâtiha sûresindeki, ihdina’s-sırâta’l-müstakîm’i (bizi doğru yola ilet) iste ve

gayri’l-mağdûbi aleyhim ve le’d-dâllîn’den (gazaba uğramışların ve

sapıtanların yoluna değil) sakın olma, sonra ebedî yanarsın.

Kusurlarımız ve zayıflığımızdan dolayı her akşam yatmadan evvel güzel bir abdestle hiç olmazsa dört rekat namaz kılmak, arkasından bir tevbe-i istiğfar ya da seyyidü’l-istiğfarı üç kere okuyarak günahlarımızın affı ve doğru yol üzere yaşayabilmemiz için Cenâb-ı Hakk’ın yardımını istemek; biraz zikir, biraz Kur’an, biraz da salavât-ı şerîfe getirerek uyumak ne kadar tatlıdır. Geceleri uyandıkça mümkün mertebe tesbih, zikir ve dualarla meşgul olmak ve hele kalkıp hiç olmazsa iki veya dört rekat namaz kılıp tekrar yatmak ne kadar hoştur.”

Zahid Kotku Hocaefendi, imtihanlarla dolu dünya hayatında hakikat ve doğruluğun en büyük iki hasmı olan nefis ve şeytan ile mücadele edip ilim ve âhireti tercih eylemeyi tavsiye eder. Bu yolla Müslüman ifrat ile tefrit arasındaki orta yolu, istikamet noktasını tesbit edebilme kabiliyeti ve becerisi ele geçirilmiş olur ki İslam her zaman orta yolu tavsiye etmiştir.

“İlim amelden efdaldir. Amelin efdali de ortancasıdır. Allahu Teâlâ’nın dini ifrat ile tefrit arasındadır. İkisinin ortası sırât-ı müstakimdir, dosdoğru yoldur; onu bulmak Allah’ın tevfîki ile olur. Güzel işler de iki kötü arasıdır. Amelde aşırı gitmek kötü olduğu gibi çok aşağı kalmak da kötüdür. O güzelliğe ancak Allah’ın yardımı ile ulaşılır. Adamın kendi kafasına göre gidişi ise şerli gidiş olur.”

İnsanın melekî ve hayvanî sıfatları vardır. İnsanın nefsini terbiye ettikçe, ruhunu safileştirdikçe meleklerden üstün olduğu hatırlatır Hocaefendi çoğu sohbetinde:

“Zira insan iki sıfatın sahibidir: İlki melekî sıfat, ikincisi de hayvânî sıfat. İnsan ibadet eder, doğru yoldan ayrılmaz ve günahları işlemez ise “melekiyet” sıfatını kazanır. Bunun tersine ibadetinden mahrum kaldığı takdirde hayvânî sıfat üzere olur.”

Hidayet üzere bulunmak da geleneğimizde istikamet üzere olmak, doğru yolda bulunmak anlamlarını taşır. Çünkü en doğru yol ve istikamet son ve Hak din İslam’a tâbi olmaktır. Peygamber Efendimizin “Yâ Ali! Muhakkak İslâm çıplaktır. Elbisesi takvâ, kanatları hidayet (doğru yol), zînet ve süsü haya (utanma), direği verâ (şüphelilerden uzak durma), kıvamı da salih ameldir. İslâm’ın esası, beni ve benim ehl-i beytimi (ev ahalimi) sevmektir.” buyurduğu hadis-i şerifi hakkında Mehmed Zâhid Kotku Hocaefendi, bulunduğu tavsiyelerle doğru yolu teşvik edebilmenin de ehemmiyetine vurgu yapıyor:         

“İslâm öyle bir kelimedir ki bununla pek bir şey anlaşılmaz. Karşıdan bakan ürker, bugün Müslümanlıktan ürkenlerin olduğu gibi. Fakat onu ne zaman giyindirir, kuşatır, süsler, takvâsıyla mal ve mülkü ile bir de hayâ nimetiyle süsler, bir de bunun üzerine verâ denilen şüphelerden çekinme ve uzak durma ile yani tertemiz, gözleri kamaştıran bir elbise ki üzerinde hiç toz, leke, kir yok; bunu bir de salih amel yani güzel amellerle, namazdan tutun da bütün hayırlarla kıvamlandırmak, kıvama getirmek suretiyle düzenlerseniz, böyle İslâm’a herkes bayılır.”

Müslümanın dininde doğru yolda olması, aklının doğruluğuna bağlıdır. Aklın doğruluğu ve dürüstlüğü, onun günahlardan kaçması ve korunmasına bağlıdır. Bir akıl sahibi ki günahlardan korkmaz ve kaçmaz, onun dininde istikamet sahibi olabilmesi mümkün değildir. Aklın ölçüsü onun günahlardan kaçmasıyla anlaşılır.

“Öyle ise ey muhterem kardeş! Bir taraftan dinî bilgileri öğrenmeye çalış, bir taraftan da günahlardan ve şüpheli şeylerin hepsinden uzak ol. Hiçbir şekilde dinsizlere uyma. Her gün ilme çalış çünkü ilmin sonu yoktur. Her gün cennetteki gibi yaşa ve yaşat!”

“Allah bir kuluna hayır murad ederse onun kalbinin hicabını, perdelerini giderir ve o kalbe yakin (sağlam ve kesin bilgi) ve sıdk koyar ve kalbini, içine konanları hıfz eder, bir kap gibi kılar. Kalbini selîm, lisanını sadık, tabiatını müstakîm, kulağını işitici, gözünü de görücü kılar” mealindeki Hadis-i şerifini açıklarken gönüller sultanı Zâhid Kotku Hocaefendi’nin dilinden şu sözler dökülmektedir:

“Cenâb-ı Hakk’ın hayır murad ettiği kulunun kalbini açması; onun kalbindeki karanlıkları, perdeleri giderip Rabbanî feyzi almaya kabiliyetli kılmasıdır. Rabbanî feyiz her zaman ve her an mevcuttur, fakat insan kalbindeki karanlıklarlardan dolayı Hak tarafından gönderilen bu nur ve feyizleri almaya kabiliyetli olmadığından kayaların üzerinden kayıp giden yağmur gibi bu nur ve feyizler de o zâtın üzerinden kayıp gider.”

“Yaşama gayemiz Hakk’ın rızasını kazanmak ve sevgili bir kulu olabilmektir” hatırlamasını sık sık dile getiren Zâhid Kotku Hocaefendi, kalbin selametinin yani istikametinin dili doğru kullanmaktan geçtiğini zikreder:

“Ne mutlu o bahtiyar kimselere ki, kalbinin selametliği ile beraber dili de çok doğru, sözünde sadık, ahdine vefakârdır. Zira dilin doğruluğu ilâhî ihsanın en büyüklerindendir. Ve bu lisan doğruluğu ile kulun hali düzelir, iki cihanda da aziz olur. İmam Gazzâlî’nin İhyâ’sında da lisan hakkında çok mâlumat bulursunuz. Zaten bu zâtlar yaratılış itibariyle de hilkatları müstakîm olarak yaratılmış olduklarından doğruluk, sadakat, ahde vefa, kalbin temizliği, ahlâkının güzelliği gibi güzel huylar tabiatıyla kendiliğinden hasıl olur. İfrat ve tefritten ârî ve tam bir istikamet üzeredirler. Bunun için kulakları Kur’ân-ı Kerîm ve hadîs-i nebeviyyeyi dinlemeye âdetâ âşıktır. Zira hedefi Hakk’ın rızasını kazanmak ve sevgili bir kulu olabilmektir. Onun için kendisine fayda verecek âhiret kelamlarını dinlemeyi pek sever, gözleri de Cenâb-ı Hakk’ın yarattığı sanayi-i bediayı (o güzel sanatı) temâşâ ile tefekküre dalar. Denizlerden inci çıkaran kişiler gibi, bu da Hakk’ın deryasından hikmetler çıkarır, Hak incileri çıkarır; sayısız nimetlere mazhar olur.”

Kur’an, Allah Teala’nın en aziz meleği Cebrail tarafından insanların en azizine, Peygamber Efendimize vahiy yoluyla indirilmiştir. Onda ne bir şüphe gölgesi ne de bir noksan izi vardır. O tam ve mükemmeldir. Onu insanlara tebliğ eden, yaşayışıyla ahlakına dâhil eden Peygamber Efendimize uymak Kur’an’a uymak ve ittiba etmek demektir. Dost doğru yol isteyen Kur’ana sarılsın diyen Zahid Kotku Hocaefendi’nin sözlerine bir kez daha kulak verelim:

“Bizim buzdolaplarında sakladığımız yemeklerin bile gerçek vasfıfını kaybetmekte olduğu gözlerimizin önündedir. Binaenaleyh, her müslüman kendisini yaratan, kâinatı yaratan ve kâinat içerisindeki sayısız mahlukatı, mevcudatı ve muhtaç olacağımız her şeyi yaratan bir Allah’ı sevmek, sonra da bize Allah’ı tanıtan ve O’na ibadet etmesini öğreten, cennet yollarını gösteren, cehennem yollarından koruyan Allahu Teâlâ’nın sevgilisi Muhammed Mustafa’yı sevmek, daha sonra da Allahu Teâlâ’nın kitabını sevmek, onu okuyup öğrenmek ve gereği gibi amel etmek başlıca vazifelerimizdendir. Allah’ını seven O’nun gösterdiği yoldan ayrılmaz. Kur’an’ın başındaki Fâtiha sûresini iyi oku ve çok dikkat et. Doğru yol isteyen Kur’an’a sarılsın. Peygamberlerin, velilerin, sıddıkların, şehitlerin yolunu isteyen yine Kur’an’a sarılsın.”

İbadet ancak mülkün sahibi Allahu Teâlâ’ya mahsustur. Çünkü bizi yaratan, muhtaç olduğumuz ve olacağımız her şeyi yaratan yine o Allah’tır. Herkes ve her şey fânidir. Bâki kalacak olan yalnız Allahu Teâlâ’dır. Onun için ibadet ve taat O’na gerekir, bunu anlamak, idrak etmek ve düşünüp taşınıp Allah’ı bulmak şarttır. Doğumlarının hicri yıldönümünde rahmetle yâd ettiğimiz ilim, irfan abidesi Zâhid Kotku Hocaefendi şu tavsiyelerde bulunmaktadır:

“Şimdi sen bu dersten ibret al da sakın itiraz edeyim deme. Kur’ân-ı Kerîm’de Cenâb-ı Hak kaç yerde şeytanın bizim düşmanımız olduğunu açıkça beyan etmektedir ve onun sözlerine uymamayı da tavsiye etmektedir. Her gün okuduğumuz Yâsîn sûresinde şeytanın bizim baş düşmanımız olduğunu beyan ederken, âyetin devamında da; ‘İbadeti bana yapınız, bu en doğru yoldur.’ ifadesi vardır. İnsanı insan yapan ancak dindir. Dinsizlerin hali her gün gözümüzün önünde. Okumaları ve bilmeleri kendilerine hiçbir fayda vermez! Binaenaleyh ilmin faydalı olması şarttır.”

Gönüller sultanı Mehmed Zâhid Kotku Hocaefendi, kişinin daima cesur, azimkâr ve sözü geçer bir kimse olması, ana ve babasına hürmetkâr olması, daima istikamette olması gerektiğini sohbetlerinde sürekli hatırlatır:

“Camilere karşı hürmetkâr olup gerek camilerde ve gerek ezân-ı Muhammedî esnasında konuşmamalıdır. İş başına geçenleri seçerken çok dikkatli olup fazilet sahibi, doğru, müstakim, dindar ve namuslu kimseleri seçmelidir. Müslümanlar arasında gayet sıkı ve sağlam bir ahenk olup katiyen birbirleri aleyhinde konuşmamalı, hatta düşmanları bile olsa insan ve bilhassa mü’min ve müslim olan kimse daima ihtiyatlı davranmalıdır. Gönül kırmaktan, hatır yıkmaktan son derece sakınmalıdır.

Bilhassa ana ve babaya son derece hürmetkâr, mutî, emirlerine itaatkâr olmaya mecburuz. Hiçbir şekilde onları incitmemeye çalışmalıyız. Başkalarına da öyle numune olmak zorundayız. Aynı zamanda Hakk’ın sevdiği ve razı olduğu bir kul olabilmeye sa’y u gayret etmek, çalışmak en sağlam ve doğru yoldur, vesselâm…”

Kendisini hasretle, özlemle yâd ettiğimiz Mehmed Zahid Kotku Hocaefendi’nin, sözleriyle ve duasıyla noktalayalım:

“Ahde vefa, emanete riayet ve saygı, dilin doğruluğu, kalbin doğruluğu hep birbirine bağlı hatlardır, birinin kopması cereyanın kesilmesine kâfi geldiği gibi dinin de, Müslümanlığın da, İslâmlığın da, insanlığın da böylece felce uğrar. Sonra bizi görenler Müslümanlığımızı, dolayısıyla da Müslümanlığı tenkide kalkarlar. Halbuki Müslümanlık başka, “müslümanım” diyen kişinin hali başka. Bunu fark edemeyen zavallı bu sefer var kuvveti ile Müslümanlığa çatmaya başlar. Bilmez ki kabahat müslümanlıkta değil, “müslümanım” diyen bizim gibi zavallılardadır. Müslümanlık her bakımdan çok güzel, çok sağlam, çok esaslı, çok da muhkem kitâb-ı ilâhî olan Kur’ân-ı Azîmüşşân’ın gösterdiği yoldur. Sırât-ı müstakîm işte bu İslâm yoludur.

Allah’ım! Sen bizlere ve okuyan kardeş ve evlatlara hidayet ve tevfîkini ihsan eyle ve bizi doğru yoldan ve Hak yolundan zerre miktarı ayırma! Bizleri nefsin eline bırakma ve kendinden başkasına da terk etme!” 

AKRA